Hicret ve Hicri Takvim

Muharrem ayı Hicrî-Kamerî- senenin yıldönümüdür. Hicrî takvim ise Peygamber (s.a.v) efendimizin Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye göç etmesini esas alan bir takvimdir ve hicreti çağrıştırmaktadır. Bu vesile ile hicreti konu alan bir yazı yazmayı faydalı hatta gerekli gördük.

Araplar kamerî ayları kullandıkları halde ve Muharrem ayını senenin birinci ayı kabul ettikleri halde yıllara göre sabit bir takvim kullan-mıyorlardı. Ya önemli bir şahsın doğumunu-ölümünü esas alıyorlardı veya kendilerince önemli buldukları bir olayı tarih olarak kullanıyorlardı. Mesala Ebrehe ordusunun kuş ordusuyla helak edildiği senenin “fil yılı” olarak kullanılması gibi.

Bu uygulama Islamın ilk yıllarında da böyle devam etti. Hz. Ömerin hilafeti döneminde hicretin 16-17. veya 18. Senesinde bir olay meydana geldi. Şaban ayında ödeneceği yazılı olan bir borç senedi davası Hz. Ömer (r.a) e arzedildi. Hz. Ömer (r.a) bu hangi şabandır? içinde bulunduğumuz bu senenin Şabanımı? geçen senenin Şabanımı yoksa gelecek senenin Şabanımı? diye sordu. Sonra Sahabe-i kiramı topladı ve onlarla istişare etti. Bazıları Farslılar’ın tarihi gibi tarih atın dediler. Hz. Ömer bunu doğru bulmadı çünkü onlar, arka arkaya krallarının tahta çıkışlarını tarih atıyorlardı. Birisi rumların tarihini koyun dedi. Rumlar Makedonya’lı Filibs’in oğlu Iskenderin tahta çıkışını tarih olarak kullanıyorlardı. Hz. Ömer bunu da uygun bulmadı.

Bazıları Peygamber (s.a.v)’ın doğumunu, bazıları Peygamber olarak gönderilişini-biseti- bazıları Hicreti’ni bazıları da vefatını tarih atın dediler. Bunlar arasından, daha belirgin, daha meşhur olanı Hicret olduğu için Hz. Ömer Hicret’in esas alınmasından yana ağırlığını koydu ve bütün sahabi onunla birlikte, Hicret’in esas alınması üzerinde ittifak ettiler. (1)

Muhammed Hamidullah burada şu ayrıntıyı vermektedir.

Her nekadar Muhammed Aleyhis-salâtü v’es-selâm 12 Rebi’ul evvel günü Medine’ye varmışsa da, sonuncu Akabe bîatı’nın akdedil-mesinden birkaç gün sonra, yine onun müsade edip emretmesi üzerine, Mekke’deki Müslümanlar, üç ay önce küçük kafileler halinde Medine’ye Hicret etmeye başlamışlardı. İşte bu sebepledir ki 1 Muharrem, Hicrî takvim’in başlangıç günü olarak kabul edilmiştir. Bu yıl, Milâdî takvimde 622. Seneye rastlamaktadır.

Hicrî takvimde Kamerî-Arabî aylar şöyle sıralan-maktadır: 1.Muharrem 2.Safer 3.Rebü’ul-Evvel 4.Rebi’ul-Âhir 5.Cemâ-ziy’el-evvel 6.Cemaziy’el-Ahir 7.Recep 8.Şaban 9.Ramazan 10.Şevval 11.Zül-Kaade 12. Zü’l Hicce (2)

İşte bu ayların 12.si olan Zü’l-hicce ayında, hacılar şeytan taşlamak üzere Mina’da kaldığı günlerin bir gecesinde -on iki Zü’l-Hicce olabilir- gerçekleşen son Akabe biatı ile, Medine-i Münevvere’ye Hicret kararı alındı, Muharrem ayından itibaren Müslümanlar gruplar halinde Hicret etmeye başladılar. Peygamber (s.a.v) Hicret için izin gelmesini bekledi. Bu arada zaman zaman Hicret etmek için kendisinden izin isteyen Hz. Ebu Bekri “Olur ki Allah sana hayırlı bir arkadaş nasib eder” diyerek bekletiyordu. Bu zaman zarfında müslümanlar Medine’ye göçmek üzere Mekke’den ayrıldılar. Mekkede Peygamber (s.a.v) efendimizle Hz. Ebu Bekir ve ailesi bir de Hz. Ali kalmıştı.

Şunu önemle belirtmek gerekir ki, Hicret basit bir göç olayı değildir. Hicret, Peygamber (s.a.v)’in dünyada ençok sevdiği bir yeri, çok önemli bir görevi yerine getirmek için terkedip başka bir yere yerleşme hadisesidir.

Resülüllah (s.av)’ın Mekke’den çıkarken “Gerçekten biliyorum ki muhakkak sen, ülkelerden bana en sevimli olanısın ve sen muhakkak Allah’a en sevimli olan yersin eğer Müşrikler beni senden çıkarmış olmasalardı çıkmazdım.” demesi bunun şahidir.(3)

Resülullah (s.a.v)’ın Mekke’den Hicret edişini anlayabilmek için, Mekke’yi, Mekke’deki sistemi ve Mekkelilerin, Resülullah (s.a.v)’a hangi ölçüde ve niçin cephe aldıklarını tahlil etmek gerekir.

Mekke:Dünyanın en mübarek mescidinin bulunduğu yer. Hz. Peygamberin ençok sevdiği şehir. Ilk defa Ibrahim (a.s)’ın, oğlu Ismail (a.s) ile eşi Hz. Haceri yerleştirmesiyle şenlenen, Zemzem’in çıkmasıyla insanların göç ettiği, tarihî süreç içinde büyüyerek “Ummul-Kura-(anakent)” unvanını kazanan bir şehir. Yine aynı tarhî süreç içinde, Ibrahim (a.s)’ın getirdiği tevhid dininin yaşandığı fakat zaman ilerledikçe bu tevhid inancının bozulduğu, yerine şirkin geçtiği bir yer. Ibarhim (a.s)’ın getirdiği dinin mensupları olduğunu iddia eden, hatta bu dinin koru-yucusu olduklarını sanan ve bu uğurda çok acımasız kararlar alan Kureyşliler’in yaşadığı mukaddes bir mekan.

Resülullah (s.a.v) işte burada dünyaya geldi ve burada büyüdü. O da neseb olarak Kureyş Kabilesinin Haşimoğulları kolun-dandı. Dedeleri Mekke’nin reisleri-başkanları- idi. Dolayısıyla Ha-şimoğulları hem Mekkeli’ler hem de Araplar arasında saygın kişilerdi. Resülullah (s.a.v)’da 40 yaşına kadar yani Peygamberlik görevi kendisine verilinceye kadar Mekke’nin en sevilen ve sayılanlarından biri idi.

Önceleri Mekke’nin reisi olan dedesi Abdulmuttalib’in, daha sonra Mekke’nin ileri gelenlerinden ve Haşimoğulları’nın reisi olan amcası Ebu Talib’in yanında büyüdüğü için birçok toplantılarda hazır bulunmuş, zulüm ve haksızlığa uğrayan birisinin çağrısı üzerine Abdullah b. Cuda’nın evindeki toplantıya katılmış adına “Hilf’ul-Fudül -centilmenlik anlaşması” denen anlaşmaya şahid olmuştur. “Abdullah b. Cuda’nın evinde bir anlaşmaya şahid oldumki islamda da böyle bir anlaşma için davet edilsem mutlaka giderdim.”(4) sözüyle bu toplantıda bulunduğunu ifade etmiştir.

Kabe’nin yıkılıp yapıldığı gençlik yılla-rında, Kureyşliler arasında Hacer-ul Esved’i yerine koyma konusunda çıkan ve silahlı çatışmaya dönüşmek üzereyken, ilk gelecek olanın hakemliğini kabul etmeleri üzerine Kabe’ye gelmesi herkesi sevindirmiş, olayın anlatılması üzerine hırkasını çıkartıp taşı üstüne koyduktan sonra, kabile reislerinden her birini hırkanın bir kenarından tutturup kaldırtması ve konulacak yerin hızasına gelince taşı kendi eliyle yerine koyması, herkesin beğendiği bir çözüm şekli olmuştur.

Hulasa olarak peygamberliğine kadar geçen zaman içinde hep iyiliğinden söz ettirmiştir. Öyleki “Muhammed-ul-Emin” kendisine güvenilen Muhammed lakabıyla tanınmıştır. Kovulmalar, hakaretler ve bütün olanlar kendisine Peygamberlik verildikten sonra olmuştur.

Mekkedeki yönetim Biçimi: Mekkeliler’in, Resülüllah (s.a.v)’ın dedelerinden Kusay tarafından yaptırılan, adına “Dar’un-Nedve” denilen bir meclisleri vardı. Eski tarihçilerin “Dar’ul-Adl (Adalet Sarayı) dedikleri ve üyelik yaşının 40 yaş ve yukarısı olan (5) bu yerden Mekkeliler yönetiliyorlardı.

Yeni tarihçilerin Parlamento (6) dedikleri bu mecliste toplanıp kararlar alıyorlardı ve bu kararlardan önemli bulduklarını kutsallaştırmak için Kâbe’ye asıyorlardı.

Yani sistem dine dayalı değildi ama kendini meşrulaştırmak için dini ve dini kurumları kullanıyorlardı.

Bu mecliste alınan önemli kararlardan bazılarına ilerde yer vereceğiz.

Mekkede Dini Hayat: Mekkeli’ler Allah’a inanmayan bir toplum değildi. İbrahim (a.s)’in dinine bağlı olduklarını iddia ediyorlardı. Allah’a inanmakla birlikte, ona yaklaştırsın diye putları aracı yapan ve putlara taparak ibadette Allah’a ortak koşan bir toplum idi. Ibrahim (a.s)’ın getirdiği Şeriattaki uygulamaların bazı-larını yapıyorlardı. Hacce-diyorlar, Kabe’yi tavaf ediyorlar, aslına uygun olmasa da namaz kılıyorlardı. Haccetmek üzere dışardan gelen misafirlere, karşılıksız yiyecek temini “Rifade” içecek temini “Sıkaye” hizmetinde de bulunu-yorlardı. Kabe’nin bakım ve onarımını yapıyorlardı. Ahlaki yönden bir çok çirkinliklerin olmasına rağmen ahde vefa, sözünde durma gibi iyi hasletleride kendilerinde bulunduruyorlardı.

Müşrikler gökleri ve yeri Allah’ın yarat-tığını inkar etmiyorlardı. “Eğer onlara, “gökleri ve yeri kim yarattı” diye sorarsan yemin olsun, “Allah” yarattı derler. Deki: öyleyse hamd Allah’a mahsustur.” Ama onların çoğu bilmiyorlar. (Lokman Süresi 25)

“De ki: size gökten ve yerden kim rızık veriyor? Ya da kulaklara ve gözlere kim malik (hakim) bulunuyor? Ölüden diriyi kim çıkarıyor, diriden ölüyü kim çıkarıyor? (Hertürlü) işi kim idare ediyor? “Allah” diyecekler. De ki: öyleyse (ona âsi olmaktan) korkup sakınmıyormusunuz?” (Yunus süresi 31)
Müşrikler Allah’ın güçlü olduğunu ve herşeyi bildiğini de kabul ediyorlardı.

“Andolsun ki, onlara gökleri ve yeri kim yarattı? Diye sorsan; “onları şüphesiz güçlü olan, herşeyi bilen Allah yarattı derler.” (Zuhruf süresi9)
Müşrikler, kendilerini da Allah’ın yarat-tığını kabül ediyorlardı.

“Andolsun ki onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette “Allah yarattı” derler. O halde nasıl (Allah’a kulluktan) çevriliyorlar.” (Zühruf süresi 87)

Kur’an-i Kerimden aldığımız bu örnek-lerden de anlaşılacağı gibi Müşrikler’in, Allah’ın yaratıcı olduğuna itirazları yoktu. Gökleri ve yeri yaratan, gökten yani buluttan su indirip yeri sulayan ve böylece yerden rızık çıkartan, ölüden diriyi diriden ölüyü çıkartan, güneşi ve ayı düzene sokan, kendilerini de yaratan Allah olduğuna inanıyorlardı.

Bir takım ilahiyatçıların da altına imza koyduğu 2. Abant toplantısının sonuç bildirgesinde ifade edildiğine benzer olarak üst hakimiyetin Allah’a ait olduğunu onlar da kabul ediyorlardı. Ancak Allahın hakimiyetini yere indirmiyorlardı. Işte Hz. Peygamber (s.a.v)’le burada anlaşa-mıyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.v) onlara “göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin mülkü/yönetimi kendine ait olan o Allah’ın şanı yücedir. Kıyamet saatine ilişkin bilgi o’nun katındandır. Siz de o’na döndürüleceksiniz” (Zühruf süresi 84) ayetini ve benzer ayetleri okuyor onlar ise Kur’an-i Kerimdeki ifadeyle: “kendi içlerinden kendilerine bir uyarıcı geldi diye şaşırıp kaldılar ve şöyle dediler bu kafirler:Bu adam yalanlar düzen bir büyücü…Ilahlar’ı bir tek ilahmı yapmış? Bu, gerçekten hayret edilecek bir şey!

İçlerinden kodaman bir grup öne çıktı: “Haydi yürüyün! Ilahlarınıza sahip çıkmada kararlı davranın. Gerçek şu ki istenip beklenen şey budur.” (Sâd süresi 4-6) dediler.

İşte böylece yürüdüler Hz. Peygamber (s.a.v)’in üze-rine…
Burada bir şeyin altını önemle çizmek istiyorum. Mekkeli’ler kendilerinin dindar olduk-larını her fırsatta vurgulamanın yanısıya Hz. Peygamber (s.a.v)’i ve ona iman edenleri, Araplar’ın dinini bırakıp Islam’a geçtikleri için Sâbiîlik’le yani dinden çıkmakla suçluyorlardı.(7)

Haklarında, Kur’an-i Kerim’de Allah (c.c)’ ın “Ey Müminler! Müşrikler bir pisliktir. Artık bu yıllarından sonra Mescid-i Haram’a yaklaş-masınlar.” (Tevbe süresi 28) şeklinde hüküm verdiği insanlar bu insanlardır. Yoksa sanıldığı gibi bunlar başka dünyanın insanları değillerdi.

Safıyyurrahman el-Mubarekfüri bu noktayı şöyle ifade ediyor: Kureyşliler, aniden baş gösteren bu devrimi bastırmak için ayaklandılar. Zira geçmişten miras kalan bu yaşantılarının üzerine geleceğinden korktular.

Ayaklandılar çünkü bildiler ve anladılar ki Allah’tan başkasının ilahlığını reddederek Allah’a inanmanın manası, Peygamber (s.a.v)’in Peygam-berliğine ve ahiret gününe inanmanın manası;mutlak manada Allah’ın hükmüne boyun eğip işleri ona bırakmaktır. Öyleki; bırakın başkalarını, kendi nefisleri ve malları üzerinde bile seçenekleri kalmıyacaktır. (8)

Peygamber (s.a.v)’i Bertaraf Etmek Için Başvurdukları Yöntemler:

1.Kadın, para, Krallık gibi dünyalık şeylerle onu İslamdan vazgeçirmek istediler. Bunun üzerine: “Bir elime güneşi bir elime ayı koysanız ben bu davadan vazgeçmem” dedi ve teklifi reddetti.

2.Müslümanları küçük düşürüp caydırmak için maskaralık, hakaret, alay, yalanlama, ve güldürü konusu yaptılar gine bir sonuç alamadılar.

3.Yalan yanlış propagandalarla ve etrafa şüphe saçmakla önüne geçmeye çalıştılar, yine olmadı. Yine müslümanların sayısı günden güne artmaya devam etti.

4. Eski masallarla Kur’an-i Kerime karşı durmaya ve bu masallarla insanları ondan meşgul etmeye yöneldiler olmadı.

5. Biraz Islam’dan biraz da cahiliyetten taviz vererek orta noktayı bulma konusunda pazarlık teklif ettiler. Bir başka deyişle: bir sene senin ibadet ettiğine ibadet edelim bir sene de bizimkine dediler. Bu da kabül görmedi.

Yukarıda sayılan yöntemler caydırılıcılık bakımından bir sonuç vermeyince şiddete başvurma kararı aldılar. Amcası Ebu Leheb’in başkanlığında 25 kişilik bir kurul oluşturdular.

Bu kurul düşünüp istişare ettikten sonra, Resülullah (s.a.v)’a ve onun Ashabına karşı sert karar aldılar. Buna göre Islamla savaşmak, Resülullah (s.a.v)’a eziyet etmek, Islam’a girenlere işkence yapmak konusunda ellerinden geleni ardına koymayacaklardı.

Bir taraftan de amcası Ebu Talib’e heyet gönderip: Ey Ebu Talib! Bu senin yeğenin bizim ilahlarımıza küfretti, dinimizi ayıpladı, düşüncelerimizi yerdi ve babalarımızı sapıklıkla itham etti. Ya bunu vaz geçir veya bizi onunla başbaşa bırak dediler.

Bunun üzerine Ebu Talip, müslüman olan ve olmayan bütün Haşimoğullarını topladı ve Peygamber (s.a.v)’i kendi ikamet ettikleri yerde aralarına alıp korumaya karar verdiler. Bu karara sadece Ebu Leheb katılmadı.

Buna karşılık müşrikler parlamento binası “Dar’un-Nedve” de toplanıp yeni bir karar çıkarttılar. Bu kararın hedefi yalnız müslümanlar değil bütün Haşimoğulları idi.

Buna göre:

1.Peygamber (s.a.v) teslim edilinceye kadar hiç kimse Haşimoğullarının kızlarıyla evlenmeyecek ve hiç kimse onlara kız vermeyecekti.

2.Hiç kimse Haşimoğullarına birşey satmıyacak, onlardan birşey almayacaktı. Ayrıca dışardan gelen satıcıların Haşimoğulları semtine girmelerine de izin verilmeyecekti.

3. Hiç kimse Haşimoğullarının yanına oturmayacak ve onlarla konuşmayacaktı.

Bu kararın yazılı olduğu sayfayı, uyulması gerekli kutsal bir metin haline dönüştürmek için Kâbe’nin çatısına (veya duvarına) asmışlardı. Bu karar doğrultusunda ağır bir ambargo başlatıldı. Öyleki insanlar ağaç yapraklarını yiyerek ve ağaç kabuklarını kemirerek hayatlarını devam ettirebiliyorlardı.

Üç sene süren bu ambargo daha sonra kaldırıldı. Ama düşüncelerinden vazgeçmediler.

Resülullah (s.a.v) nefsini, etraftaki kabilelere arz ederek “Rabbım’ın bana yüklediği risalet görevini yapabilmem için beni kim himaye edip savunacak” diye soruyordu. Çünkü o insanların Islam’a rahatlıkla girebilmeleri için Islam’ın çağrısının hareket noktasını oluştaracak korunmuş ve savunulmuş güvenli bir yer arayıp bulmak ve yeryüzünde Allah’ın dinini geçerli kılıp uygu-layacak müslüman bir toplumun oluşmasını istiyordu. Bu maksatla Kinde, Kelp, Beni Hanife, Amr b. Sasaa v.b kabileleri dolaştı. Bazı tarihcilerin ifadesine göre kabile sözcüleri: şayet başarıya ulaşılırsa Resülullah (s.a.v)’dan sonra emirliğin yani yönetimin kendilerine kalmasını şart koştular. Resülullah (s.a.v)’da “Emir Allah’ındır onu dilediği yere koyar” diyerek böyle bir şartı kabul etmedi. (9)

İşte böyle bir ortamda Allah-u Teala Medine’den gelen bir grup insanın gönlüne ilham koydu. Mekkeliler’in dışardan hac için gelen herkese Muhammed (s.a.v)’le görüşmeyin demelerine rağmen Medineli bu heyet Resulullah (s.a.v)’la Mina’da görüşmek üzere zaman tesbiti yaparak Akabe cemresinin karşısındaki vadide ve bugün Akabe Mescid’i diye bilinen yerde gecenin kararnlığında buluştular. Bu heyet 6 kişiden oluşuyordu. Medine’ye döndük-lerinde Peygamber (s.a.v)’le görüştüklerini ve Müslüman olduklarını anlattılar. Böylece Medine’de Islam dini kabul görüp yayılmaya başladı. Bir sonraki sene yine hac mevsiminde yaklaşık 70 kişilik bir heyet aynı yerde yine hac sonrası şeytan taşlama gecelerinde Resülüllah (s.a.v) ‘la vakit tesbitinde bulundular. Yine gecenin karanlık bir saatinde Resülüllah (s.a.v)’la görüştüler ve Islam üzerine biat ettiler. Ne üzerine sana biat edelim diye sormaları üzerine Resulullah (s.a.v): “Hiç bir şeyi Allah’a şirk koşmamak üzere, hırsızlık yapmamak üzere, zina etmemek üzere, evlatlarınızı öldür-memek üzere, önünüzde ve ardınızda hiçbir iftira gelirip ortaya atmamak üzere, doğru olan hiç bir konuda isyan etmemek üzere bana biat edin. Sizden kim verdiği bu sözü tam olarak yerine getirirse onun mükafatını vermek Allah’adır. (Onun mukâfatını Allah verecektir.) Bu yukarıda sayılanlardan birşeye herkim bulaşırda karşılığında dünyada cezalan-dırılırsa bu ceza onun için keffaret olur. Kim bunlardan bir şeye bulaşır da sonra Allah onu örtüp cezanın uygulanmasını gerekli kılan deliller bulunmazsa onun işi Allah’a kalmıştır. Dilerse affeder dilerse ona azab eder.”(10)

Medineli heyetin ileri gelenlerinden birisi olan Ubade b. Essamit diyorki: Bu şartlar üzerinde biz Resulullah’a biat ettik. Bu heyet de hac bittikten sonra Medine’yi Münevvere’ye döndü. Resulullah (s.a.v) bunlarla birlikte Kur’an-ı Kerim’i öğretmek üzere ve Islam’a davet etmek üzere Mus’ab b. Umeyr’i gönderdi. Bu heyetin Medine’ye ulaşmasından sonra Müslü-manlık Medine’de hızlı bir şekilde yayıldı. Bir dahaki hac mevsimine kadar Evs ve Hazvec kabilelerinden, içinde bir veya birkaç kişi Müslüman olmayan tek bir ev kalmadı. Bir sonraki hac mevsimi yaklaştığında Medineliler kendi aralarında toplandılar ve “Resulullah (s.a.v) nezamana kadar Mekke dağlarında kovalanmasını ve takip edilip hakarete maruz kalmasını bekleyeceğiz? Gidelim Resulullah’ı Medine-i Münevvere’ye davet edelim dediler. Bunun üzerine hac mevsimi geldiğinde 73 ü erkek 2’si kadın olmak üzere 75 kişilik bir heyet hacca gitmek üzere Medine’den hareket etti. Daha önceki yıllarda olduğu gibi şeytan taşlama gecelerinden birinde Mina’da Akabe Mescidi’nin olduğu yerde Resulullah (s.a.v)’la buluştular ve biat ettiler. Bu biat öncekilerden farklı bir biattı. Cabir b. Abdullah (r.anh) dan dedi ki: Sorduk ey Allah’ın Resulü neyin üzerinde sana biat edeceğiz. Resulullah (s.a.v) buyurdu ki:

1. Kıvançta ve tembellikte dinleyip itaat etmek üzere bana biat edin.

2. Yoklukta ve bollukta malınızı Allah yolunda harcamak üzere bana biat edin.

3. Marufu emretmek münkerden de nehyetmek üzere bana biat edin.

4. Tenkit edenin hiçbir tenkitinden korkmadan, aldırmadan Allah yolunda dimdik ayakta durmak üzere bana biat edin.

5. Medine’ye geldiğim zaman bana yardım edip kendi nefislerinizi, çocuklarınızı ve eşlerinizi koruduğunuz şeylerden beni de korumak üzere biat edin karşılığında sizin için cennet vardır.(11)

Görüldüğü gibi burada son maddede Resulullah (s.a.v)’a cihad üzerindede biat edilmiş oldu ve bu biatta sadece Allah rızası gözetildi karşılığında cennetten başka bir vaatta bulunulmadı. Işte bu biattan sonra Mekke’li Müslümanlar gruplar halinde Medine-i Münev-vere’ye Hicret etmeye başladılar. Kureyş-liler bu biatı duyduktan sonra işin eskisine göre daha ciddi olduğunu anladılar ve son darbeyi vurmak üzere Daru’n-Nedve denen parlamentolarında olağanüstü toplanma kararı aldılar. Şeytanın da yaşlı bir insan görünümünde ve Necid ahalisinden olduğunu söyleyerek bu toplantıya katılıp görüş bildirdiğini hatta Peygamber (s.a.v) için öldürme kararının kabul edilmesinde baş rolü aldığını siyer ve tarih kitapları kaydetmektedir. Bu toplantıda öne sürülen teklifler Kur’an-i Kerim’de şöyle anlatılmaktadır:

“Kafirler, seni tutup bağlamaları yahut öldürmeleri yada yurdundan çıkarmaları için sana tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kurarlar Allahta tuzak kurar. Ama Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.” (Enfal süresi 30)

Ayet-i Kerime’de ifade edilen bu üç tekliften öldürme teklifi kabul gördü ve oy birliğiyle öldürme kararı alındı. Resulullah (s.a.v)’in evi sarıldı. Dışarıya çıktığı anda hepsi birden saldıracak 20 silahlı bu işte görev aldı. Fakat buna rağmen Allah Resulünü korudu. Peygamber (s.a.v) Hz. Ali’yi yatağına yatırıp yasin süresini okuyarak aralarından geçti ve yerden aldığı bir avuç toprağı da başlarına serperek oradan ayrıldı. Ebubekir (r.a)’ın evine gitti. Oradan da birlikte gizlenmek üzere Sevr dağına çıktılar. Üç gün Sevr mağrasında kaldıktan sonra ve etraf sakinleşince Hicret başlamış oldu.

Hicretin Medine bölümünü ilerdeki yazılarımızda ele almak üzere Allah’a emanet olunuz.

Selam ve Dualarımızla…

Dipnotlar
(1) El-Bidaye Ve’n-Nihaye 3/348
(2) Muhammed Hamidullah -Islam Peygamberi 1/167 terc. Salih Tuğ- Irfan yayıncılık Ist,1991
(3) Mucemul-Buldan , Mekke Maddesi
(4) El-Bidaye Ve’n-Nihaye 3/64
(5) El-Bidaye ve’n-Nihaye 8/331
(6) Safiyyur-Rahman el-Mabarekfûrî. El-Rahıq el-Mahtüm 158 müessese’tur-Reyyan Beyrut 1997
(7) Bak ibn-i Manzur – Lisan’ul – Arab (s-b-e) maddesi
(8) el-Rahıq el-Mahtum 80
(9) Dr. Tevfik el-Vâî – el-devle el-islamiyye s.29-30 dâru ibn-i hazm Beyrut 1996
(10) Buhari -iman- hadis nr. 17 Müslim -Hudüd- 3223
(11) Ahmed b.Hambel Müsned’ul – Muksirîn nr.13934

...

On Gün

RAMAZAN AYININ SON ON GÜNÜ, ZİLHİCCE AYININ İLK ON GÜNÜ VE MUHARREM AYI Sene içinde, …